Başak Ağın – Posthümanizm Üzerine /Röportaj

Doç. Dr. Başak Ağın, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokulu
Posthümanizm adlı kitabın yazarı. (Siyasal Kitabevi)
Pentacle‘ın kurucusu.


N. Toygar Ateş: İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuş, bu konuda uzmanlaşmış biri olarak doktora teziniz posthüman ekoloji üzerine. Uzun süredir de Türkçe literatürde bu konuda çalışan, düşünce üreten ender isimlerdensiniz. Yönelimin sebebi neydi?

Başak Ağın: İngiliz edebiyatı alanından koptum denilemez aslında, yüksek lisans ve doktorada da aynı bölüme bağlı bir programda tezlerimi yazdım, doçentlik alanım da aynı. Kitabımda kuramsal çerçeveyi çizdikten sonra incelediğim örnekleri de İngiliz ve Amerikan bilim-kurgu edebiyatından ve filmlerinden seçtim. Posthumanities ve environmental humanities denilen alanlardaki çalışmalarım bunlarla kesişerek yürüyor.

Posthüman ekoloji gibi konulara, doktoraya başladığım yıl, hocam Serpil Oppermann’ın açtığı “Batı Düşüncesinde Çağdaş Akımlar” adlı bir ders sayesinde ilgi duydum. O derste yirmi birinci yüzyılı en iyi ifade ettiğini düşündüğüm, o dönemde de çok yeni çıkmış kuramlar okutuluyordu. Posthümanizmin yeni materyalist düzleme tam anlamıyla oturmasını sağlayan Karen Barad’ın kitabı çıkalı daha üç yıl olmuştu, Jane Bennett ve Stacy Alaimo gibi kilit isimlerin kitapları o yıl çıkmıştı. Hepsini dumanı üstündeyken okuyup onlara tüm dünyada gelen tepkileri takip ederek tartışma yürütmek çok keyifliydi.

Bunu takip eden başka derslerimizde de hocamız bize ters kronolojik bir izlek sundu ve bu düşüncelerin neden bu yönde evrildiğini gösteren yirminci yüzyıl kuramlarına baktık. Geri döndük, Foucault’dan Butler’a yeniden inceledik, örneğin. Ekofeminizmi bir kez daha ziyaret ettik baştan sona. Bu derslerde gerçekleşen çok canlı tartışmalardan sonra akademik çalışmalarımın seyri tamamen değişti. Yeni maddecilik (bir diğer ismiyle yeni materyalizm), posthümanizm, ekoeleştirinin güncel alt kolları, eleştirel hayvan ve bitki çalışmaları, biyosemiyotik gibi pek çok yeni kavram, alan ve kuramla tanıştım.

Önceleri hayvan çalışmalarıyla çok ilgiliydim, hatta 2012 yılında çıkan ve yine Oppermann hocamın editörlüğünü üstlendiği, bizlerin de doktora öğrencileri olarak birer bölüm kaleme aldığı Ekoeleştiri: Çevre ve Edebiyat kitabında bana ait olan kısım çizgi filmlerde hayvan temsilleri üzerineydi. Bu kitabın tamamı, literatüre katkı bakımından çok önemli, çünkü Türkiye’de alana dair oldukça da kafa karıştırıcı olabilen terimlerin ilk kez Türkçeye kazandırıldığı eser budur. Örneğin, burada Kerim Can Yazgünoğlu’nun kaleme aldığı bölüm, posthümanizmle ilgili Türkçe olarak yayımlanmış ilk çalışma. Ekoeleştiri kitabını takiben, ufak tefek makalelerimi yine bu konulara odaklı yayınlara alan açan Ecozon@ gibi dergilere gönderdim, bilim-kurgu ile posthümanizmi ve ekoeleştiriyi iç içe ele almaya başladım; böylelikle ilk yayınlarım yavaş yavaş oluşmaya başladı.

Tez dönemine gelmemden çok önce, ders dönemi bitmeye ve yeterliğe hazırlanmaya başlamama yakın, ne konuda çalışacağımı biliyordum. Posthümanizm kapsayıcı bir kuramlar bütünü olarak hep çok ilgimi çekmişti, robotik ve teknolojik boyutu bir yana, çevreyle ve doğa bilimlerinden aldığı kavramları harmanlayarak geliştirdiği metodolojilerle gerçekten yirmi birinci yüzyılı anlatan bir alan. Bunu ekolojik düşünceyle bağdaştıracağım da aşağı yukarı belliydi çünkü bir yandan da “yeni nesil ekoeleştirmenler” arasında ismim yavaş yavaş geçmeye başlamıştı. Ders döneminde de, tez sürecindeyken de, yayınlara devam ettim ve sonrasında başka ülkelerde yüksek lisans ve doktora derslerinde okutulduğunu bildiğim birkaç kitap bölümü ve makalem daha yayımlandı. Bir tanesi, Afrika’ya Avrupa ve Amerika’dan gönderilen elektronik atıkların çevreye, insanlara, hayvanlara zararını inceleyen bir belgeselin posthümanist bakış açısıyla analizini içeriyor mesela.

Tezimde de tüm bu kuramları bir araya getirip çizgi film türünde maddenin canlılığını, insan ve diğer türlerin ilişkilerini, gittikçe robotlaşan ve İngiliz yazar Jeanette Winterson’ın tabiriyle Robo sapiens olan tekno-bedenleri nasıl inceleyebileceğimiz üzerine kafa yordum.

Türkçe literatürde de yazmamın başlıca nedeni, sıklıkla benden sonraki nesilden gelen akademisyen arkadaşların, özellikle de alanları gereği kuramsal boyutta okuyabilecek derecede yabancı dil bilgileri yoksa, bu çalışmalar için kaynak sormalarıydı. Türkçe kaynak yok gibi neredeyse. Yakın zamanda birkaç çeviriyle desteklenmeye başladı ancak bu açık öyle çevirilerle kapanacak gibi değil. Posthümanizmin benim takip ettiğim yeni materyalist kanadının tam olarak biçimlenmesi 2000’lerin sonu, 2010’ların başı civarı gerçekleşti, ancak 1990’larda kuramlaşmasının ilk izleri var elbette. Hatta yeni materyalist anlamda değilse de posthüman kavramından bahseden ilk akademik makalenin postmodern düşünür Ihab Hassan’ın 1977 tarihli makalesi olduğu kabul edilir. Ve bugün de sadece yeni materyalist değil birçok kanadı var posthümanizmin, çok kapsamlı. Üretilen onca eserin hangi birini çevirip de yetişeceğiz ki?

İlginç şekilde, 2015’ten sonra birden tüm dünyada iyice ivmelendi bu çalışmalar ve elbette bunun Türkiye’ye de yansımaları oldu. Ancak biliyorsunuz, ülkemizde kulaktan dolma kavramları altını doldurmadan kullanıp hava atmayı sevmek gibi bir gelenek var. Baktım ki posthümanizm epeyce yanlış anlatılmaya ve anlaşılmaya meyilli; transhümanizmle eş anlamlı kullanılıyor, pek çok gazete yazıları çıkıyor, üstün körü okumalarla “eleştiri” mahiyetinde yazılmış ancak konuyu derinlemesine ele almadığı gibi yanlış anlatan çalışmalar ufak ufak çoğalıyor. Tam anlamıyla bir bilgi kirliliği var.

Gerçek bir başvuru kaynağı ancak bir kitap olabilir diye düşünerek Posthümanizm: Kavram, Kuram, Bilim-Kurgu kitabımı yazdım ve 2020 yılında da yayımlandı. Tam kitabımı bitirmek üzereyken bir de web sitesi kurdum, bilginin yayılımını hızlandırmak için. İsmine de PENTACLE dedim. PENTACLE aslında İngilizce bir kısaltma, kültür, edebiyat ve çevrenin posthüman dolanıklıkları anlamına geliyor. Aynı zamanda da kurucu beş üyeyi ve beş elementi temsilen beş köşeli yıldız demek. Daha sonra aramıza başka birçok yazar eklendi. Herkes gönüllü üretiyor, bir kazancımız, çıkarımız yok. Buradaki derdimiz de hem genel okura hem de akademik takipçiye hitap edecek şekilde, yine bu alanlara dair bilgi üretmek ve paylaşmak.

Şimdi ise çok yazarlı bir kitap üzerinde çalışıyorum, editörü olarak. Yaklaşık 100 kavram ve 80 yazarın olduğu, posthüman, çevreci, dijital ve medikal beşerî bilimler alanına Türkçe kaynak sağlayacak büyük kapsamlı bir çalışma. Editoryal süreci yavaş yavaş başlattık. Ayrıca bir tane daha Türkçe, tek yazarlı kitap çalışmam var. O da kendi geliştirdiğim bir kavram üzerine olacak, ancak henüz taslak halinde. Kısaca, bu yeni çalışma alanlarının Türkiye’de bilinir ve tanınır hale gelmesini önemsiyorum.

NTA: Posthümanist bağlamda yeni bir maddeci anlayıştan söz ediyorsunuz. Bu maddecilikten bahsedebilir misiniz, onu “yeni” yapan nedir?

Başak Ağın: Güzel soru. Öncelikle yeni materyalizm diye İngilizcesindeki gibi ifade edersem daha kolay anlaşılacak. Yeni materyalizmi yeni yapan şeylerden biri, materyalizm denilince bugün akla en çok gelen Marxist materyalizmden ayrılarak eski materyalizmlere hafifçe bir geri dönüşü. Yani elementler felsefesinden ve maddenin vurgulanmasından söz ediyorum. Marxist materyalistlere göre sınıf üst bir çatı ve her şey üretim pratiklerine dair ilişkilerle örüntüleniyor. Yeni materyalizm bunu inkâr ediyor değil ancak yalnızca sınıfa odaklanmıyor. Kuantum fiziğindeki dolanıklık ilkesinden hareketle ve kökleri ekofeminist düşünceden, hatta neredeyse derin ekolojiden gelen, doğadaki her şeyin diğer her şeyle ilintili olduğu gerçeğinden yola çıkarak, tür, ırk, etnisite, sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, inanç(sızlık), meslek, hobi, hava durumu veya iklim değişikliğine dek dünyadaki her bir canlının, nesnenin ve söylemin, her şeyin birbiriyle örüntülü olduğunu söylüyor. Şimdi buna kesin şöyle itirazlar gelir, “şu eseri okursanız, sınıfsal olduğunu görürsünüz” gibi. Evet, biz zaten sınıfsal değildir demiyoruz. Sınıftan başka etmenler de var, onlar da sınıfla birlikte önemli diyoruz.

Daha önce bu ekolden gelen yeni nesil düşünürlerden Evelien Geerts ile bir röportaj yapmıştım PENTACLE için, Evelien bunların detaylarını orada uzun uzun anlatıyor -ki kendisiyle hemfikir olmadığım yerlerde de not düştüm orada. Ancak bunlara biraz açıklık getireyim. Marxist ekolden gelen ekofeministlerin bazı eleştirileri var yeni materyalizme, örneğin, yeni materyalistlerin “emek” kavramına yeterince yer vermedikleri ve bunları “gündelik olaylar” kategorisinde ele aldıkları, “pratikler” diye adlandırdıkları gerekçesiyle. Oysa bu bir yanılgı. Karen Barad’ın bir açıklaması var bu konuda, bununla örnekleyeyim.

Meşhur Stern-Gerlach deneyinin erken aşamalarında, bu ikili bir laboratuvarda ısıtılmış gümüş atomlarını bir plakaya fırlatıyorlar. Ortaya çıkacak desenden maddenin davranışını anlamaya çalışıyorlar. Ancak ne zaman ki Stern plakayı kendine yaklaştırıp bakıyor, ancak o zaman sonuca varabiliyorlar.

Deneyin kuantum fiziği için önemi büyük. Fakat asıl önemli olan kısım şurası: Kendisi de bir kuantum fizikçi olan Barad’ın okumasıyla, deniyor ki, Stern’in nefesinden gelen sülfür, o plakadaki atomlarla etkileşime girdiği için o sonuç gözle görülür olabilmiştir. Yani canlı ile cansızın etkileşimi söz konusudur. O sülfürün o etkimeyi yaratabilmesi için gerekli (ve yeterli) miktarda oluşu, Stern’in içtiği puronun kalitesiyle doğrudan ilgilidir. Puronun ucuz oluşu, Stern’in bir Alman Yahudisi olarak çalıştığı lab’dan ancak düşük bir kazanç elde etmesine bağlıdır çünkü konumu gereği elde ettiği kazanç ancak ucuz puroya, yani o sülfür miktarını taşıyan puroya yetmektedir. Yani hem etnik hem sınıfsaldır.

O zamanki lab koşullarında puro içmesine müsaade edilmesi, dönemin bilimsel bilgilerinin sınırlarını yakından ilgilendirir. Bugün olsa böyle bir şey olamazdı mesela. Yani tarihseldir, bilgiye ilişkindir, ekonomiktir, coğrafidir, kimyasaldır, vs.

Ve tabii, yine dönem itibarıyla, ancak bir erkek o lab’da görev alabilirdi. Yani cinsiyete dayalıdır. Kısaca, tarihsellik, gözlemcinin kim olduğu (yani etnik kimlik, cinsiyet kimliği, hangi sınıfa ait olduğu), ayrıca maddesel boyut (yani kimyasal maddeler, atomlar), hatta söylem üretme pratikleri, yani dönemin bilimsel koşulları ve siyasi koşulları da, bu deneyin gerçekleşmesinde ve sonucun üretilmesinde birer aktör, birer faildir, yani eyleyici kapasiteye sahiptirler.

Buradan “her şey sınıfsaldır” diyerek çıkmaya çalışamayız. Bu deneyin sonucunu bilgi üretme pratiği olarak düşündüğümüzde, bilgi üretme, bilen öznenin nesnel bir gözleminden doğmuyor burada; Stern’in kim olduğu ve hangi koşullarda orada olduğu da bilgi üretim sürecine dahil olduğu için, gözlemci konumundaki kişinin kendisi ve kullandığı aparatlar da dahil olmak üzere her şey bir bütün olarak algılanmalıdır. Özne/nesne ayrımı olmadığı gibi, araştırmacının kimliği de önem arz eder ve bu kimliğe sınıf kimliği de dahildir. Ancak diğer bütün kimlikleri de dahildir. Her bir eyleyici etmenin ne kadar birbirine dolanık olduğunu görüyoruz.

Materyalizm denildiğinde olası bir karışıklığa ilişkin şu notu da düşeyim. İngilizcede bunu içeren veya ima eden sözcüklerin karşılığı, matter (madde), materiality (maddesellik), materialism (maddecilik veya materyalizm) biçiminde ifade ediliyor. Türkçede ise buna birden fazla bağlamda birden fazla şey diyoruz. Örneğin doğa bilimlerinde madde olarak ifade ederiz, ekonomi-politik (ve eleştirisi) sahasında meta deriz; ekonomik anlamdaki sıfat hali maddi, doğa bilimsel hali maddesel gibi ifade edilir. Yeni materyalizmde vurgu madde üzerinde olduğu için tam Türkçe haline yeni maddecilik(ler) diyoruz. Ancak düşünce akımı olarak yeni materyalizm diye de söyleniyor. Hatta birden fazla alt kolu olduğu için yeni materyalizmler deniyor aslında, en doğru olanı çoğul haliyle söylemek.

Matter (yani madde veya meta) konusunda, Ulus Baker’in Marx üzerine bir yazısında şöyle bir cümle geçer: “Herkesin bildiği gibi, meta ile başlıyor. Çağdaş (kapitalist, öyleyse bizimle de çağdaş) toplumun bir ‘hücresi’, aynen aile gibi, ilişkilerin ‘görüntüsünü’ yansıtan bir gösterge olarak meta, kendi varoluşuna ve kendi ‘diline’ (Warensprache) sahiptir.” Baker burada, Marx’ın Das Kapital’deki sözü de te fabula narratur’dan yola çıkarak tarihsel anlatı dünyasını ifade ediyor. De te fabula narratur’a birazdan döneceğim, Baker’in sözlerine bir bakmakta fayda var.

Burada meta olarak ifade edilen şey, yeni materyalizmlerin tamamı için hem metayı, hem maddeyi, hem maddi hem maddesel olanı yani tüm matter’ı kasteder. Bu açıdan daha büyük bir çerçeveden bakıyor diyebiliriz. Ben burada hepsini kapsayacak şekilde madde diye devam edeceğim: Maddenin kendi ‘diline’ sahip oluşu, kendi anlatısını üretmesi, tüm canlı ve cansız varlıklara içkin olarak tanımlanır yeni materyalizmde. Böylelikle hem materyal hem söylemsel boyutu işin içerisine dahil ederek düz bir ontoloji tahayyül ederiz.

Bir de Baker’in sözünü ettiği ilişkilerin görüntüsünü yansıtma meselesi var. Bu yansıtma kavramı, ortada bir bilen özne/incelenen nesne ayrımı olmasını gerektiriyor. Yeni materyalizmde ise, bilme, var olma ve eyleme pratikleri bir aradadır ve birlikte oluşur, tezahür ederler. O “objektif, bilen özne, nesnel bir bakış açısına sahiptir” düşüncesindeki ikili karşıtlık yoktur yani. Bu anlamda da post-antroposantriktir, yani Antropos’u, insanı, bilen özne olarak merkeze almaz. Yöntemsel olarak da yansı(t)ma yerine kırınımı kullanır. Kırınım da yine kuantum fiziğinden ödünç bir kavram ve sosyal bilimlere bir yöntem olarak aktarıldı. Karşılıklı ayna tutma, birbiri gözünden okuyarak aradaki farklılıkların oluşturduğu desenlere bakma diyebiliriz.

Temel değişikliklerden biri şu: Yirmi birinci yüzyıl öncesi akımlar gibi Marxist materyalizm de insan-merkezcidir, doğayı kaynak veya hammadde olarak görmekten imtina etmez, sömürüye karşı çıkarken bu sömürünün (doğal maddeler de dahil) başka insanların hakkı gasp edilmekte olduğu için, adalet için karşısında durur. Oysa bu adalet denkleminde insan olmayan hiçbir varlığın ismi geçmez. Zaten işçi sınıfı kategorisinde nasıl düşünebiliriz insandan başka varlıkları, ancak “meta” gibi düşünebiliriz belki, o zaman da birazdan bahsedeceğim bios/zoe ayrımına kadar gitmiş oluyoruz.

De te fabula narratur meselesine döneyim. Marx’ın İngiltere’de kapitalizmin gelişmesine ilişkin, Alman işçilere haber niteliğindeki sözüydü bu: “De te fabula narratur” yani “senin hikâyeni anlatıyorlar.” Bu sözü, yeni materyalizm her bir eyleyici faktör, yani fail-aktör için söyler diyebiliriz. Çıkış noktası Marx’ın sözü değildir ancak benzetme açısından söylüyorum.

Dünyadaki her şey, birbiriyle iç içe geçmiş ve dolanık durumdaki her şey, her an “birlikte oluş” halindedir, bir akıştadır, dinamiktir ve hikâye anlatır. Maddenin hikâye anlatıcılığı diyebiliriz buna. Özellikle yeni materyalist düşünceden doğan maddesel veya maddeci ekoeleştiri diye Türkçeleştirdiğimiz material ecocriticism kuramında bu öykü anlatıcılığı çok belirgindir. Bunu da yine Oppermann hoca, Serenella Iovino ile birlikte kuramlaştırdı. Bugün bunun posthüman ekoeleştiri denilen bir şeye evrildiğini de gözlemliyoruz. Merak edenler PENTACLE için Türkçeye çevirdiğimiz bir makaleye bakabilirler.

Bir diğer konu, Marxist düşüncedeki sınıfların üretimle birlikte ortaya çıktığı, tarihe de bunun yön verdiği görüşü. Elbette Marx’ın kastettiği bağlam için bu doğru olabilir. Oysa mesele salt ekonomik sınıflar değil, tarih de insan-merkezci gözden okunduğu gibi dümdüz çizgide ilerleyen bir anlatı değil. Batı düşüncesinde o hiyerarşik ayrım, siz buna ister sınıf deyin ister başka şey, ta Antik Yunan’da, bios/zoe ayrımı ile mevcut. Bios, yani yaşamaya değer hayat; elit, erkek, aklı ve fiziksel gücü yerinde, belli bir yaş aralığında, yani yetişkin, zihinsel ve bedensel engeli bulunmayan, böylelikle de polis’te temsiliyet hakkına sahip olanların hayatı. Diğeri ise zoe, yani Agamben’in çıplak hayat dediği, diğer her şeyi kapsayan yalın anlamıyla hayat. Bu kategoriye kadınlar, yaşlılar, çocuklar, engelliler, hayvanlar, bitkiler yani Antropos’un dışında kalan kim ya da ne varsa o giriyordu. Bunların temsiliyet hakkı yoktu ve oikos’a yani eve ya da bugünkü eko- ön ekinin kökü olan doğa kavramı içerisine sıkışıktılar.

Bios/zoe ayrımında temel bir sınıflanma görüyoruz ancak bu salt üretim pratiklerine ilişkin bir sınıf değil, dümdüz polis’e ait ve polis de bios’a ait olduğu için biyopolitik bir sınıflanma bu. Kamusal alan ve özel alan ayrımını görüyoruz, polis ve oikos ayrımında. Oikos’un hem ev hem doğa oluşu, bir yandan ekolojinin bir yandan da ekonomi sözcüğünün kökü oluşu çok ilginç değil mi? Yani biz sınıflanmayı bu sonuncudan, ekonomik üretim ilişkilerinden ibaretmiş gibi ifade edersek eksik bir şeyler kalıyor. Oikos’un doğaya ilişkin yanını madde gibi değil de meta gibi okuduğumuzda otomatik olarak ona sömürülecek bir şey özelliği yüklüyoruz. Bios’la ilintili olan her şey, doğayı kendinden farklı ve öteki olarak görüyor. Yani insani bir değer olarak sınıf mücadelesine vurguyu yüklediğiniz zaman, Antropos’la ilişkilenmekten kaçamıyorsunuz çünkü “insani” bir şey bu. Oysa Antropos’un özellikle de Aydınlanma’dan sonraki konumlanışı itibarıyla bios tanımına yakın bir insan olduğu ortada. Yani bios/zoe ilişkisinde, fiziksel üretim gücünü elinde bulunduranın zihinsel üretimi de ele geçirdiği bir durumdan farklı olarak, kendini birtakım bedensel özellikleri üzerinden tanımlamış ve kendine ayrıcalık atfetmiş bir grubun zihinsel üretim pratiklerini ve politik olanı şekillendirdiği bir sınıflanma var. Maddesel olan, ‘doğası gereği’ insanın üzerinde hak iddia ettiği bir ‘şey’ olarak konumlandırılıyor, dolayısıyla bios’a ait olmayan ne varsa beraberinde sürüklüyor.

Daha sonrasında da üretim ilişkileri içerisinde şekillenen haliyle bu Antropos’a bir de işçi sınıfını sömüren, erk ve sermaye sahibi kişi olma özelliği yükleniyor; dolayısıyla en başından beri Antropos’un fiziksel ve zihinsel olarak sağlamcı (ableist) olduğu, etnik öteki olarak gördüğü beyazdan başka ırkları sömüren Batılı kişi olduğu, kadını ve ‘ilkelerine’ aykırı gördüğü tüm cinsel yönelim haizlerini sömüren heteronormatif erkek olduğu, bu erkeğin bir ailenin baş hükümdarı olarak konumlandığı, doğayı sömüren ve kendi kendine bahşettiği tahtta oturan insan olarak konumlandığı aşikâr.

Eh, insanı merkeze aldığınızda, üretim gücünü elinde bulundursa da bulundurmasa da, herhangi bir dalından Antropos’un bu konumuna yaklaşan bir insan (ama kimi daha az, kimi daha çok) zoe’yi sömüren biçimine bürünüveriyor. Pek çok yakın tarihli kuramda tüm ayrımcılıkların bağlantılı oldukları vurgusunu görürüz. Mesela Simon C. Estok bunu Ekofobi Hipotezi başlığıyla yakın zamanda Türkçeye de çevrilen kitabında sıklıkla ifade eder. Posthümanist düşüncenin bizzat kendisi zaten tüm ayrımcılıkların bağlantılı olduğu fikrini kapsar.

Bios ve zoe arasındaki sınıflanmaya dönersek, şu durumda, Marxist materyalist anlayıştaki gibi bir sınıf algısı, “kapsayıcı bir üst çatı” olmak için fazla sınırlayıcı, fazla türe has (species-specific) ve fazla insan-merkezci bir ifade olarak kalıyor. Hem de bu insan-merkezcilik, herhangi bir insanın merkeze alındığı bir düşünce olmadığı için başka pek çok ayrımcılığa kapı aralıyor.

Şurayı netleştirmek lazım. Marx’ın kuramı olduğu gibi duruyor ve geçerli. Sadece baktığımız yönü güncelleyebiliriz, bu da son derece doğal. Değişen çevresel, tarihsel, söylemsel koşullar ışığında, kendi konumlu duruşumuzla yenilenen ve her daim akışta olan bilgi üretme pratiklerimiz var. Konumluluk derken, hiyerarşik katmanlardan değil, Haraway’in kuramsallaştırığı “situated knowledges” kavramından bahsediyorum. İsterseniz yine Marx’a dönebiliriz: “Bir kulübede bir saraydakinden farklı düşünülür.” Elbette öyledir ve buna coğrafyayı da ekleyebiliriz, kişinin biyolojik, fiziksel, düşünsel ve sosyal arka planındaki her bir eyleyici unsuru da. Bedenindeki hastalıkları da, yara izlerini de, hatıralarını da, yaşadığı ülkede konuşulan ve/veya içine doğduğu dili de. Bilgi üretme pratikleri içerisinde bu konumluluğumuzu kabul ederek yola çıkmadığımız sürece bunun yanında gelmesi gereken etik süreçleri gözden kaçırırız.

Dolayısıyla yeni materyalizm bize sınıf siyasetine karşılık kimlik siyaseti gibi keskin ayrımların zaten hiçbir zaman var olmadığını, bunları bizim söylemlerimizle inşa ettiğimizi gösteriyor. Yine bir başka noktada da, posthümanizmin hemen öncesinde gelen ve felsefede kültürel dönemeç veya dönüş olarak adlandırılan dönemde oldukça tutunan, her şeyin söylemler vasıtasıyla materyalleşip vücut bulduğu fikrinin eksik kalan yanını tamamlıyor. Dolayısıyla posthümanizmin yeni materyalist kanadı, aslında postmodern düşüncenin aşmayı hedeflerken yine insanı merkezine aldığı için yarım bıraktığı bir çabayı kapsıyor: Madde/söylem, doğa/kültür, zihin/beden gibi ikili karşıtlıkları aşarak her şeyin birbiriyle nasıl ilişkisel bir örüntü içerisinde olduğunu söylüyor.

Öyleyse Marxist ekofeministlerin öne sürdüğü gibi yeni materyalizmde emeğin göz ardı edilmesi veya tartışmaya dahil edilmemesi gibi bir durumun aslında söz konusu olmadığını görüyoruz. Sadece vurgu tek başına emekte veya sınıf mücadelesinde değil. Tüm bu sürekli akış ve oluş halinde (bu düşünce Deleuze ve Guattari’den gelerek yeni materyalizmi besler) olan tüm evrenin sayısız unsurunun her biri birer aktördür ve birbiriyle etkileşim halindedir. Bunu bir ağ olarak, etkileşimleri de ağın içerisinde gibi düşünebiliriz. Dolayısıyla bir çeşit kapalı devre diye kabaca söyleyebileceğimiz bu sistemde, tüm fail-aktörler yani eyleyiciler, birbiriyle ve sistemin kendisiyle etkileşimde bulundukları için Karen Barad buna “intra-action” der, biz bunu 2012’de Ekoeleştiri kitabında “içten-etkime” olarak terimleştirdik. Daha sonra yeni materyalist ve posthümanist eserlerin çevirilerinde “iç etkileşim”, “iç eylem” veya “edim içi ilişki” diye geçtiği de olmuştur. Bunun gibi birbirine bağlı olup sürekli eş zamanlı zuhur etme durumunu ifade eden pek çok terim (örnek: yapışkan gözeneklilik, bedenler arası geçirgenlik gibi) hayatımıza yeni materyalizmler ile girdi.

Son olarak kitabımda da yer verdiğim kısa bir tartışmaya dönmek isterim. Deleuze ve Guattari’den bahsetmişken, onların rizom (köksap) metaforu da bu birlikte oluşu ve sürekli etkileşimi, dallanıp budaklanmayı güzel açıklıyor bence. Ancak rizom kavramı Bin Yayla’nın yayımlanmasından hemen önce bir makalede ortaya atıldığı zaman, Badiou buna korkunç eleştiriler getirmiştir. Bunun temel nedeni, Badiou’nun sıkı bir Mao’cu oluşu ve Deleuze’ü yeterince radikal bulmayışıydı. Ben bugünkü eleştirileri de buna benzetiyorum.

Bir grubun kaygısı, akademik camiada hızla büyüyen (hatta büyümüş) bir alanın diğer alanlardan öne geçerek yeni şeyler söylüyor oluşu ve aslında pastadan pay alamayacak olma korkusunu içeriyor. Yani tartışmalarda söyleyecek sözleri olmazsa itibar, kariyer veya kazanç kaybı yaşayacaklarından korkuyorlar herhalde. Bir diğer grubun kaygısı ise, kendini hiç yenilememiş olmak. Artık başka bir dünyada yaşıyoruz ve yirminci yüzyıl aklıyla hareket etmemiz bizi bir yere götürmez. Yeni şeyler okuyup öğrenmek için geç kalmış olmak bu insanları endişelendiriyor olabilir. Bir diğer grup da, elbette, kendilerine öğretilmiş düşüncelere sıkı sıkıya bağlı olmaları veya bunu bir inanç sistemi haline getirmiş olmaları sebebiyle, gönül bağlarından ötürü, şiddetle karşı çıkıyor. Ancak yeniliğin önünde duramazsınız, o baktığınız yerden gördüğünüzle, başka yerden baktığınızda gördüğünüz şey aynı mı değil mi, bunlara odaklanmak gerekiyor artık. Konumluluğumuzu unutmadan ve bu konumun salt sınıfa ait olmadığını hatırlayarak.

NTA: Posthümanizmin kaynakları arasında Nietzsche’yi de görüyoruz. Aynı değerlendirme “üst-insan” ve “güç istenci” üzerinden transhümanizm için de yapılıyor. Fark nedir? Yani Nietzsche’nin posthümanist veçhesi nerede?

Başak Ağın: Çok kısaca yanıt vereyim. Transhümanistlerin Nietzsche’yi ele alış biçimleri dümdüz bir yanlış okumadır. Nietzsche üst-insan kavramıyla erişilmesi gereken yıkılmaz bir bedenden, hastalanmaz iç organlardan, sivilce, döküntü, çil bulunmayan tenden bahsetmez. Benzer şekilde bedenden kurtulup salt zihinle yaşamayı da tasavvur etmez. Burada çok temel bir insan ve insanlık eleştirisi vardır ve kendi çağı gereği, bunu, insanı hayvandan ayırt ederek getirir. En basit haliyle bu anti-hümanizm, insanın sorgulanmasıdır aslında. Bir önceki soruda verdiğim örnekte de görüldüğü gibi, Antropos’un bios’a ilişik olduğu düşüncesinden hareketle, şunu görebiliriz: İnsan kavramı hiçbir zaman evrensel ve yeryüzündeki her bir Homo sapiens bireyini temsil eden bir figür olmadı. Nietzsche’nin anti-hümanizmi insanı bu yönden sorguladığı için, her varlığın (canlı ya da cansız) fail-aktörler olduğunu ve düz bir ontolojide konumlandığını söyleyen, hiyerarşileri eleştiren posthümanizme dayanak sağlar. Transhümanistler ise bu üst-insanı kendilerine varılacak son nokta gibi bellemişler sanıyorum, tanımının ne olduğu da son derece belirsiz olan bir mertebe gibi algılıyorlar bunu. Bunun sosyal Darwinizm’e veya Nazizm’e dayanak yapılan Nietzsche durumundan pek bir farkı yok bana sorarsanız. Zavallı Nietzsche diyorum sadece. Bunları görse eminim çok üzülürdü.

NTA: Teknoloji hususundaki naçizane fikirlerimi kısaca dile getirdikten sonra son soruma geçmek istiyorum. Fiziksel noksanlığımız gereği zihinsel kabiliyetimizdeki gelişim daha yoğun ilerledi, hayatta kalmak için örgütlendik ve icatlar geliştirdik. Teknoloji elbette yoldaşımız. Lakin bir süredir teknolojiyle yoldaş olduğumuzu değil, lider-üye ilişkisinde ilerlediğimizi düşünüyorum. Tekno-liderin güdümlemesi fiziksel ya da ideolojikten öte, doğrudan Dasein’ın algısal boyutunda işliyor. Paralel olarak teknik’in doğa’nın simülakrumu haline getirildiğini ve “sermaye için sermaye” anlayışı gibi anti-ekolojik yapıda olduğunu düşünüyorum. Sorum şu; yoldaş-teknoloji dediğimizde ne anlamalıyız, posthümanist bir teknolojik örgütlenme nasıl olmalıdır?

Başak Ağın: Evet doğru. Bu biraz önceki soruyla da ilişkili aslında. Bizim bir yanımız hep doğaya bir yanımız hep teknolojiye dayalı (ateşten beri) ve bundan vazgeçmemiz mümkün değil. Oysa kapitalizm, neoliberalizm, sömürgecilik ve transhümanizm gibi düşünceler son derece el ele yürüyen şeyler çünkü hepsi insanı (ama illaki ayrıcalıklı Antropos konumundaki insanı) merkeze alan Aydınlanma geleneğinin bir devamı niteliğinde. Hatta bunu Keşifler Çağı’na veya Rönesans’a bile dayandırmak mümkün. Posthümanistlerin bir kısmı mikro-örgütlenmeleri öne sürüyor, mesela, ne kadar işe yarayacağı tartışılır ancak teknolojik anlamda bunu bilgiyi yaymaya devam ederek yapabiliriz ancak. En azından benim durduğum konum itibarıyla ben böyle algılıyorum. Yoldaş-teknoloji demek, hayatta kalmamıza yetecek kadar ancak gücümüzü kötüye kullanmadan, başkasını sömürmeden, ömrümüzü gereğinden fazla uzatmaya çalışmadan, başka insanların, başka canlıların ve nesnelerin de evi olan bu gezegene saygı göstererek yaşayan insana hayat yolculuğunda eşlik eden teknoloji demek. Tüm Yunan tragedyalarında insanın sonu hubris’inden yani kibrinden ve üstün olma arzusundan, yoluna çıkan tehlike sinyallerine aldırış etmeyişinden gelir. Biz de bundan hiç farklı değiliz.

Bugün itibarıyla madem gerçekten aksiyon alacak durumumuz, düşünce modelimiz, iç dürtümüz yok, ancak hepimiz teknolojiyi kullanıp düşüncelerimizi ifade edebiliyoruz, bu düşünceleri odaklı, hedefe yönelik, gerçekten kavramların altını dolduran biçimde yazıya/sese/görüntüye dökersek, mikro-örgütlenmeler yaratabilir, bunları makropolitikalara eklemleyebilir ve gerçekten farklılıkların yarattığı fark desenlerine bakarak bir yere ulaşabiliriz belki. Beni sorarsanız, sadece yazmaya ve söylemeye yönelen biriyim. Çok umutlu muyum diye sorarsanız, elbette değilim. Ancak en basitinden o insani kibrimizi yenmekle başlayabiliriz belki. Her birimiz ayrı ayrı.

***

Editör Twitter
SentezFikir’e destek olmak isterseniz: Patreon

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s